Okul Öncesi Eğitim – Okul Önceciyiz Biz

ÇOCUK EĞİTİMİNDE CİNSELLİK

ÇOCUK EĞİTİMİNDE CİNSELLİK

1-CİNSEL EĞİTİM NASIL OLMALI?

            Her ne kadar yetişkinlerden farklı şekilde ve anlamda da olsa, çocuk ilk yaşlarda vücudu ve karşı cins hakkında merak duyar. Çocuk, üç dört yaşlarında kendisi ve nereden geldiği hakkındaki soruları korkmadan ve çekinmeden sormaya başlayacaktır. Bu sorular, onun merakını giderecek ve yeterli bilgiyi verecek şekilde, doğru olarak yanıtlanmalıdır. Bu ilk dönemlerde genellikle bir veya iki özetleyici açıklama yeterli olacaktır.

            Cinsiyet, tabiatın devamlılığında temel unsuru meydana getirir. Çocuğun bu konuda merak duyması çok doğaldır. Gelişiminin ilk beş veya altı yılında olan bir çocuğun cinsiyet yönünden davranışları, bazı psikologları, cinsiyetin, bütün hayatın biçimlenmesinde ve gelişiminde en önemli faktörlerden biri olduğu sonucuna götürmüştür. Bu davranış hayatın gelişimi ile şekillenmeye başlar, yaşadığı her olay çocukta kalıcı izler bırakır. Bunun için bazı otoriteler, cinsel eğitimin evde ve doğumdan itibaren başladığını kabul ederler.

            Anne ve babalar cinsiyet hakkında nasıl davranırlarsa, onların birbirine karşı tavırları nasılsa, çocuğa da öyle yansır. Eğer anne, cinsiyetin tiksindirici, tehlikeli ve doğum yapmak için katlanılan bir külfet olduğu duygusu ile hareket ederse, belki de çocuğun geleceğindeki sıkıntılı problemlerin tohumlarını ekmiş               olacaktır. Örneğin, karısını aşağılayan bir baba, cinsiyet konusunda, çocukta yıllarca süren gizli iç çatışmalara yol açabilecek bir davranışa neden olabilir.

            Çocuk çok küçükken, kadın ve erkek arasındaki farkları seslerinden, görünüşlerinden, babasının sakalından, elbiselerinden, anne ve babanın ev içi işlevlerindeki farklılığından hisseder. Doğruluk, sevgi ve samimiyetin olduğu bir evde, çocuk, bu farklılıklar ve cinsel konular hakkında sorular sormakta kendisini özgür hisseder. Eğer ana-baba utangaç ve bağnaz ise veya cinsiyetle ilgili konuları, dokunulmaz yani tabu olarak nitelemişse, çocuk da cinsiyeti ve cinsel organlarını utanılacak ve iğrenç organlar olarak tanıyabilir. Zamanla çocuk, cinsiyeti, hayatın devamının doğal bir seyri yerine “kirli”bir olay olarak düşünür. Ana-babaların, çocuklarının sorularını cevaplamada karşılaştıkları en önemli zorluklardan biri de, konuşurken kullanacakları doğru terimlerin eksikliğidir. Çocuk genellikle diğer çocuklardan cinsiyet hakkında bir şeyler kaptığında, kelimeleri hoş olmayan kalıplarla karışmış bir biçimde öğrenir. Anne ve babalar bunu önlemek isterler, fakat genellikle doğru kelimeleri ve yaklaşımları bilmemeleri onları engeller. Doğru deyimlerin bilinmesi, ana ve babayı soruları anında, bir imaya ve de utanmaya yer vermeyen basitçe cevaplayabilir hale getirecektir. Cinsiyet, doğadaki her canlıda, bitkilerde, kuşlarda, hayvan hayatında vardır. Biyolojinin temelini kavramak, ana-babalara sadece terimleri değil fakat konuya yaklaşım şeklini de öğretebilir.

            Cinsel öğretimde bilimsel dil kullanılabilir. Fakat bu, özellikle ilk yıllarda adeta bir sanattır. Çocuğa, o soruna kadar bu konularda bir şey anlatılmamalıdır, gerçi sorduğunda gerçek söylenmelidir ama hepsini bir seferde anlatmaya gerek yoktur. 4-5 yaşlarında bir çocuk genellikle ayrıntılı bir açıklamayı istemez ve ayrıntılı kavrayamaz. Ona anlatılacak gerçek, onun anlayabileceği gibi olmalıdır. Böylece kendi vücudunun nasıl annesinin vücudunda (içinde) olduğunu soran 5 yaşında bir çocuğa babasının, annesini sevmesinin bunun nedeni olduğunu söylemek yeterli olacaktır.

            Çocuğa ilk yıllardaki bir açıklamada (ergenlik çağında daha ayrıntılı) ne anlatılmalıdır? Cinsiyet hayatın bir parçasıdır ve bunun öğretiminde zaten duyarlı olan çocuğa gereksiz vurgulamalar yapılmamalıdır.

            Eğer çocuğa ilk yıllarda basit ve gerçek cevaplar verilirse, çocuk ergenlik çağında karşılaşacağı problemlere daha iyi hazırlanmış olacaktır. Gelişen bir genç kız ve delikanlı kendilerinden meydana gelen değişimin doğurduğu telaş ve korkuya karşı önceden aydınlanmış olur. Böylece herkeste beliren ve soyun devamı için gerekli olan cinsiyet dürtüsünü anlamakta güçlük çekmez.

            Böylelikle de çocuk, ergenlikteki değişimleri korkusuzca, utanmadan ve ürkmeden kabullenmeye hazırlanmış olur. Kızlar, erkeklerden daha erken gelişirler; adet kanamaları başlamadan önce, onları buna hazırlamak gerekecektir. Hazırlıklı olmayanlar için bu olay ürkütücü olabilir. Aynı şekilde erkek çocuklarda geceleri meni akıntısı başlaması da korkutucu ve iğrendirici olabilir.

            Başlangıçtan beri çocuğa bir cinsiyet eğitimi vermek isteyen anne ve babalar için bunun en uygun yolunun ne olduğu çözümlenmiş değildir. Bu konuda bazı kitaplar gösterilebilir ve örnekler verilebilir. Anne ve babanın cinsiyet hakkındaki davranışlarını uygun bir şekilde yerine getirmelerinin çocuğun gelişimi üzerinde çok önemli olduğu bilimsel açıdan da kabul edilmiş bir gerçektir.

a) Çocuklarda Cinsiyet Kavramının Gelişimi

            Cinsel eğitimden bahsedildiğinde ilk akla gelen, üreme ve cinsel organlardır. Bireye, üreme ve cinsel organlar hakkında bilgi vermenin yanı sıra bireyin geliştireceği cinsel kimlik için gerekli bilgiler de cinsel eğitim içinde bireye aktarılmalıdır.

            Anne ve babalar cinsel eğitime başlayabilmek için çocuğun bu konudaki sorusunu beklemelidirler. Ancak bu noktada önemli olan, çocuğa ders verir gibi konuyu açıklamamak veya sorusunun dışında geniş bilgi vermemektir. Çünkü çocuk, öğrenmeye hazır olduğu zaman soru sormaya başlar, bunun dışında yapılan açıklamalar ilgisini çekmez ve bir anlam taşımaz.

            Çocuğun ilk cinsel duyguları 1 yaşlarında, bebek bezinin genital bölgedeki baskı ve hareketleri ile ortaya çıkar. El ve kol hareketi geliştikçe de cinsel organlarına dokunmaya çalışırlar.

            Erkek çocukların tuvalet eğitimleri sırasında çişlerini yaparken penislerini ellemeleri, kız çocukların ise ebeveyni tuvalet kâğıdı kullanırken klitorise ve vajinaya değmesi, haz veren bir duygudur. Genellikle doğal olan bu aşama, anne babayı endişeye sürükler, çocuğun eline vurma gibi korkutucu engelleme yollarına ihtiyaç duyarlar. Böylece bir tepki çocuğun duygusal gelişimi açısından çok zararlıdır. Ancak bu, çocuğu destekleme anlamına da gelmez.

            Çocuklar hayatlarının ikinci yıllarında cinsiyet farklılığı ile ilgili sorular sormaya başlarlar. Doğum ile ilgili sorular ise üç-altı yaşları arasında ortaya çıkar.

            Bu dönemde evcilik, doktorculuk gibi cinsel içerikli oyunların gündeme geldiği gözlenmektedir.

            Eğer çocuk   7 yaşlarına gelip de hiç soru sormamış olursa, çocuğun soru sormasına zemin hazırlamalı ve gerekli bilgiyi vermelidir. Cinsel eğitim verilirken aynı dönemde süren cinsel kimlik gelişimi 6-7 yaşlarına kadar tamamlanmaktadır. Çocuğun doğru cinsel kimlik geliştirmesi, kız çocuk ise annesiyle, oğlan çocuk ise babasıyla özdeşleşmesini gerektirir. Bununla birlikte, erkek çocuğun saçının uzatılması, oje sürülmesi, entari giydirilmesi ne kadar sakıncalıysa, kız çocuğun da kız olması nedeniyle aile içinde horlanması doğru cinsel kimlik gelişimi açısından zararlıdır.

b) Çocuklukta Cinsellik

            Çocuklukta bir cinsel yaşamdan söz edilebilir mi? Cinsel yaşam ancak buluğla başlamaz mı?” Sigmund Freud, bu soruları sorup yine kendisi yanıtlıyor: “tersine, bizim bulgulamamıza göre, cinsel dürtüler daha doğuştan beri yaşama eşlik eder.”

            Freud’un yanıtı bugün pek çoğumuza bilineni tekrardan ibaret geliyor. Oysa Freud bu sözleri 1926 yılında söylemişti. Ve o yıllarda (özellikle Freud’un kastettiği 5 yaşına kadarki dönem) cinsel dürtülerden söz etmek düpedüz “ahlaksızlık” olarak yorumlanıyordu. Erkek çocuğun cinsel organıyla oynaması, dahası uyararak belli bir haz alması en hafifinden “kötü huy”, en ağırından ise” günah” sayılırdı. Yetişkinler, çocuklarını bu kötü huydan ya da günahtan korumak için yakın takibe alırdı. Freud, şöyle diyordu: “Çocuklarda rastlanan bu ahlaka aykırı eğilimlerin (!) – çünkü dediklerine bakılırsa, çocuklar haz sağladığı için kendi kendine doyu sağlama yoluna başvurmaktadırlar – onların doğuştan saf ve şehvetten uzak yaratıklar olduğu kuramıyla nasıl bağdaşabileceğini bana sormayınız. Müsaade edin bu bilmeceyi karşı taraf bir çözüme ulaştırsın!”

            Freud’un “karşı taraf” diye yineleyerek söz ettiği “ahlakçılar”, özellikle Kilise’nin yüzyıllar boyu cinselliği (tümden yok sayamadığı için) evlilik sınırları içine hapseden görüşünü paylaşıyordu. Şehvet en büyük günahtı; cinsel eylem ise üreme için geçiştirilivermesi gereken bir zorunluluktu…Doğal olarak çocukluk bu günahla bağdaştırılamıyordu çünkü çocukların cinselliğini kabullenmek, cinselliğin “doğal ve temiz” bir şey olduğunu itiraf anlamına gelecekti.

            Ne var ki, psikoloji alanında Freud ve öğrencisi Freit, sosyal antropoloji alanında Malinowski ve daha pek çok bilim adamıyla araştırmacı, onlarca yıl süren çalışmaları sonucunda, yüzyılların yargılarını altüst ettiler. 1940’lara gelindiğinde, yani yalnızca yarım yüzyıl kadar önce, artık çocukların cinsel dürtülerinden kuşku duyan kimse –en azından bilim çevrelerinde-kalmamıştı. Bu kez, tersine bir süreç başladı. Çocukların cinsel dürtüleri sınıflandırıldı, en küçük detayına kadar incelendi, binlerce araştırmanın yada klinik deneyin konusu oldu.

            Cinsellik, bilimin ilgi alanına “resmen” girince, bunu “eğitim” izledi. Genel olarak çocuk eğitimi, özelde ise çocuğun cinsel eğitimi yarım yüzyıl içinde kılıktan kılığa girdi. Bir dönem, çocuğun sağlıklı eğitimi için anne-baba, çocuğuyla çıplak banyo yaptı; evin içinde (üşüse bile!) çıplak dolaştı…Bir dönem, çocuğun cinsellik ve cinsel objeler üzerindeki konsantrasyonunun dağılması amacıyla “yasaklamaksızın geri durma”yöntemi benimsendi. Ancak, hemen hemen tüm yöntemlerin eğitim biçimlerinin ortak yanı, ebeveyne sorumluluk yüklemesiydi. Bilim adamları, uzmanlar (yani büyükler) eğitim programları hazırlıyor ve ebeveynler (yani yine büyükler) bu programları uygulamakla “yükümlü”kılınıyordu. Anne baba, çocukların tüm sorunlarından birinci derecede sorumlu tutuluyordu. Çocuk küçükken anne baba yanlış bir davranışta bulunmuş, çocuk bu nedenle şu yada bu soruna sahip olmuştu. Psikiyatr Mattia Moretta, “çocukluğun idelize edilmesi ve mitleştirilmesi bugün ancak yanlışlara hizmet ediyor” diyor.

            Psikiyatr Moretta da çocukların cinsel kimliğini bulma sürecinde “büyüklerin olabildiğince devreden çıkmasından” yana. Çocukların bedenlerini ve hazlarını kendilerinin keşfetmesi gerektiğini savunuyor. Büyükler mi? Çocuğun ihtiyacı olduğunu “söylemesi” halinde yardımına koşmasını öneriyor büyüklere. Yoksa, “artık tam zamanıdır” diye erkek çocuğun eline bir Playboy, kız çocuğuna da “kadınlığa hazırlık” türünden yarı bilimsel kitaplar tutuşturmak doğru değil…

            İki Fransız psikoloğun, Odette Brunet ve Irene Lozine’in, çeşitli kesimlerden anneler üzerinde yaptıkları araştırma ilginç sonuçlar verdi. Oğlu olan kadınların %99’u “kesinlikle emzirmekten” yanayken, kız annelerinin %34’ü “kendilerini emzirmekten alıkoyan” sorunlarından söz ettiler. Aynı araştırma, erkek çocukların kız çocuklarından daha uzun süre (yaklaşık bir ay kadar) emzirildiğini ortaya koydu. Erkek çocuk anneleri, emzirmenin kendilerini yıprattığını söylüyorlardı. Ancak “erkek çocuğun daha güçlü olması gereğine” inanıyorlardı. Anneler, kuşkusuz “ayrım yaptıklarını” kabul etmeyeceklerdir. Ne var ki, rakamlar onların kanılarını yalanlayacak kadar net. Psikolog A. Bauer, “biyolojik ortam bebeğin cinsiyetini belirler. Ama onlara “erkeklik” ya da “kadınlık” rollerini çizen eğitimdir” diyor. Yani, büyüklerin çocukları eğitmek adına kendileri için yaptıkları programlar!

            Çocuklar neden bedenleriyle baş başa kalmasınlar? Neden doğruları ve yanlışları (yüzyıllardır olduğu gibi) hep büyükler söylesin? 20. Yüzyıl öncesindeki, “çocuğun cinselliği olamaz. O saf bir farlıktır” dogmasıyla da, 20. yüzyılın çocuğu sadece cinsel bir varlıkmış gibi gören yaklaşımıyla da çocukları bizler sınırlamıyor muyuz? Bırakalım, çocuklarımız hazlarını da yeteneklerini de kendileri keşfetsin. Onlara doğa yol göstersin. Yani bizzat kendileri…   

c)Sorular Sormaya Başlayınca…

            Bebek nasıl oluşur ve doğar?”, “Kız ile erkek neden farklıdır?”, “Babanın bebeğin oluşumundaki yeri nedir?” türünden sorular genellikle ailelerin sıklıkla karşılaştığı sorulardır. Çocukların bazıları bu sorularına aile içinde cevap bulacaklarına inandıklarından, bunları anne ve babaya sormaktan çekinmezler, bazıları ise ailelerin tepkilerinden çekindiklerinden ya arkadaşlarına danışmayı ya da bu konuda suskun kalmayı tercih ederler.

            Oysa önemli olan çocukların ihtiyaç duydukları anda bu sorularına doğru cevapları alabilmeleridir.

            Pek çok anne baba çocuğa cinsiyet ve üreme konusunda bilgi verilmesi gerektiğini kabul eder, ancak bunlardan çok azı bu bilginin çocuğa nasıl verilmesi gerektiğini bilir. Bu nedenle ailelerin büyük kısmı bu konuyu çocukla konuşmaktansa, susmayı tercih eder.

            Ancak çocukların ihtiyaçlarına duyarlı olan aileler, her konuda olduğu gibi cinsel gelişim konusunda da çocuklarını bilgilendirmeyi görev bilirler. Çocuklarını bilgilendirmekten kaçınan aileler ya bu işi becerememekten korkan, ya bu konuda konuşmaktan utanan, ya bilgi verme işini gereksiz bulan ailelerdir.

            Oysa çocuğun cinsiyet ile ilgili konularda bilgi edinmeye ihtiyaç duyması, cinsel konuları merak etmesi, merakını gidermek için de soru sorması son derece doğaldır. Çocuğun cinsel gelişimi ile ilgili endişe veya korkularının olması, bunları ailesine veya bir yakınına anlatamaması, bu konuda danışabileceği birinin olmaması çocukta pek çok sorun yaratır.

            Adet görme konusunda uyarılmamış bir genç kızın aniden adet görmesi, cinsel organında bir anormallik olduğunu düşünen bir gencin derdini bir uzmana açamaması, çocuğun oluşumu hakkında bilgi sahibi olmayan bir ergenin arkadaşları arasında alay konusu olması, çocuğun duygusal ve sosyal gelişimini aksatan, onda mutsuzluk ve kırıklık yaratan durumlardır.

            Aslında cinsiyet konusu hiç de çekinilecek bir konu değildir; dünya kurulalı beri güncelliğini koruyan bir konudur. Bu konuda konuşmak veya soru sormak ne ayıptır, ne günah, nede tabudur!

            Batılı uzmanlara göre pek çok ruhsal bozukluğun temelinde cinsel bilgisizlik yatmaktadır. Bu nedenle çocuklar cinsiyet konusunda en doğru şekilde bilgilendirilmelidirler. Çocuk evinde cinsel yaşam konusunda rahatlıkla konuşabilmeli, arkadaşlarından öğrendiklerini annesi ve babası ile tartışabilmelidir, çünkü çevresinden öğrendikleri her zaman tam ve doğru olmayabilir. Çocuğa bu bilgilerin kimin tarafından sunulduğunu bilmek, yanlış bilgiyi düzeltmek, eksik bilgiyi tamamlamak anne-babaya düşen görevlerdir. Tabii bu görevi yerine getirebilmesi için, ailenin çocuğu ile çok iyi bir iletişim kurmuş olması gerekir.

            Ailenin cinsel eğitimdeki rolü ne kadar önemliyse, bu eğitimin zamanlanması da o kadar önemlidir. Cinsellikle ilgili bilgilendirme için belirlenmiş bir yaş, yada bir dönem yoktur. Konuya ilgi duyduğu herhangi bir zamanda çocuğa bilgi verilebilir, yeter ki verilen bilgi çocuğun gelişim ve olgunluk düzeyine uygun olsun. Her ne zaman çocuk soru sorarsa aile soruyu cevaplandırmaya hazır olmalıdır. Çocuğun sorularını cevaplandırırken baştan savma birkaç sözcükle yetinmemeli, çocuğun merakı birkaç kelimeyle giderilmeye çalışılmalı, açıklamanın sade bir dille ve net biçimde yapılmasına özen gösterilmeli, çocuğun olayı kavraması ve merakının giderilmesi sağlanmalıdır.

            Cinsel eğitim doğumda başlayan, ergenlik dönemine kadar süren hatta yaşam boyu süregelen bir bilgilendirmedir. Bu eğitimin zamansız yapılması çocuğun olgunluk düzeyine uygun olmayan ayrıntılar içermesi ne kadar sakıncalı ise zamanında yapılmamış olması da o kadar sakıncalıdır. Çocuk zamanından önce uyarılmamalı, çocuğa henüz kavramaya hazır olmadığı bir bilgi sunulmamalıdır. Çocuğa henüz sormadığı merak etmediği açıklamaları yapmak onu eğitmek değil zihnini karıştırmak onu huzursuz kılmaktır. Ancak belli bir yaşa gelmiş çocuğa da ihtiyaç duyduğu bilgiyi vermemek, cinsel gelişim konusunda bilgisiz bırakmak, kendisine yaşıtlarından geri ve yeteneksiz hissetmesine yol açmak, onu endişeli ve ürkek kılmaktır. Ergenlik dönemindeki birçok psikolojik sorun çocuğun kendi cinsiyeti, cinsiyet özellikleri ve cinsel gelişimi hakkında bilgi sahibi olmamasından kaynaklanmaktadır. Her alanda olduğu gibi cinsellik konusundaki bilgisizlik, birçok ruhsal soruna zemin oluşturmaktadır. Cinsiyetine uygun rolü benimseyememe, kız-erkek arkadaşlığını becerememe, karı-koca ilişkilerini yürütememe, anne-çocuk, baba-çocuk ilişkilerini düzenleyememe gibi pek çok sorunun kökeninde cinsiyetle ilgili problemlerin yattığı bilinmektedir.

            Okul öncesi dönemde küçük çocuğun bedenini keşfettiği sırada kız-erkek farklılığı konusunda bilinçlendirilmemesi, anne ve babanın anatomik yapılarını farklı olduğu konusunda bilgilendirilmesi,  3  yaşındaki küçük bir kızı “neden benim cinsel organım Ahmet’inkinden farklı, neden benim pipimi kestiler” sorusunu sormaya iterken,  4  yaşındaki bir küçük erkeğinde “yaramazlık yaparsam benim de cinsel organımı Ayşe’ninki gibi keserler mi, altımı ıslatırsam pipimi koparırlar mı” şeklindeki sorularla endişelenmesine yol açabilir. Eğer küçük çocukların bu soruları zamanında ve yerinde cevaplandırılmazsa çocuğun içine ilk korku ve endişe tohumları atılmış olur. O halde cinsellikle ilgili ilk bilgiler çocuğa kendi bedenini, kendi cinsel organını keşfettiği anda verilmelidir. Bazı bilgiler de, çocuk daha belli bir gelişim aşamasının arifesindeyken, bu döneme girmeden önce verilmelidir.

            Çocuklara kızlarda göğüslerin büyümesi, kalçaların şekillenmesi, tüylenme adet görme gibi değişmelerin olacağı, erkeklerde de sesin kalınlaşması, cinsel organın büyümesi, kıllanma gibi değişimlerin olacağı, bunların hormonal gelişmeye bağlı olduğu anlatılmalı, ergenlik döneminde karşı cinse ilgi duymanın doğal olduğu açıklanmalıdır. Böylece ergenin bedenindeki değişikliklerden ötürü kaygılanması, kendisini anormal zannederek bunalıma düşmesi önlenmelidir. Ergenlik dönemine ulaştıklarında da gençlerin, beden sağlığı, temizlik, hijyen konularında soru sormaları teşvik edilmelidir.

            Cinsel yaşam ve cinsel gelişim çocukların merak ettikleri konuların başında gelir. Bu merak her gelişim aşamasında varlığını korur, ancak bu merakı belirten sorular yaşa göre değişir. Çocuk tahmin edici bir cevap alana dek, soru sorar. Cevaplar doğru bilgiler içermeli, çocuğun kavrama düzeyine göre ayarlanmalı, açıklamalar ihtiyaca uygun olmalı, uyarılar ne çok geç nede çok erken yapılmalıdır.

            Yapılan cinsel eğitim, çocuğun, bedensel, zihinsel, duygusal ve sosyal gelişimini tamamlamalı, toplumda sağlıklı ve mutlu bir birey olarak yerini bulmasını sağlamalıdır. 

d)Çıplaklık Deyince…

            Aileleri endişelendiren bir diğer konu da çıplaklık karşısında nasıl davranmaları gerektiğidir. “Çocuğun anne veya babasını çıplak görmesi sakıncalı mıdır?”, “Çocuğun yanında çıplak dolaşmak mı, çıplak dolaşmamak mı doğrudur?”, “Hangi yaşa kadar çocuk anne veya babasıyla banyo yapabilir “şeklindeki sorular ailelerin kafalarını kurcalayan, içinden çıkamadıkları sorunların başında gelir. Bu davranışlardan birinin tercihi yani çıplak dolaşmanın ya da çıplak dolaşmamanın tercihi ailenin prensiplerine, ailenin almış olduğu eğitime, ailedeki ayıp, yasak, günah anlayışına bağlıdır. Çıplak dolaşmanın yararını savunanlar, çocuğu küçük yaşta cinsiyet farklılığı konusunda bilinçlendirdiklerini, aksini savunanlar ise çocuğu erkenden uyarmanın sağlıklı olmadığını, çocuğu ürküttüğünü savunurlar. Burada uygun olan davranış her ailenin kendi ahlak ve eğitim anlayışına uyan modeli seçmesi ve sürdürmesidir. Fakat bunun yanı sıra çocuğun çıplaklıkla ilgili bazı davranışları hoşgörü ile karşılanmalıdır. Odasında giyinen annesini veya banyoda soyunan babasını merakla gözetleyen çocuk azarlanmamalı, çocuğun gösterdiği merak ayıplanmamalı, sorduğu sorulardan ötürü cezalandırılmamalı, aksine çocuğun merakını dile getirmesine fırsat yaratılmalıdır.

e) Bir Cinsel Oyun: Doktorculuk Oyunu

            Çocukların ilk cinsel oyunlarından biri evcilik oyunuysa, ikincisi doktorculuk oyunudur. Çocuklar neden bu oyunu oynarlar? Bu soruya kesin bir yanıt vermek zor. Ancak, birtakım tutarlı savlar ileri sürülebilir. Bunlardan en akla yatkın olanı doktor muayenesinin çocuğun bedenini tanımasına yardımcı olan önemli olaylardan biri olmasıdır. Doktor, çocuğu soymakla kalmaz, hemen tüm bedenini uzun uzun yoklar. Çocuk bir arkadaşının bedenini merak ettiğinde, yoklamak istediğinde, hemen doktor rolünü üstlenir. Üstelik zevkli bir oyundur bu. Çocuklardan biri hasta, bir diğeri onun annesi yada babası, bir başkası da hemşire olur. Ve doktorculuk oyunu başlar. Oyun sırasında bedenler ellenir, yoklanır. Bu temas çocuk için hem zevklidir hem de öğreticidir. Zevklidir çünkü, cinsel dürtülerini doyuma ulaştırır. Öğreticidir çünkü, çocuk insan bedeninin özelliklerini, cinsiyetler arasındaki farkları görür ve öğrenir. Bazı çocuklar bu oyunu daha da ileri götürür. Örneğin bir ameliyat sahnesini canlandırırlar. Ancak bu çocuklar genellikle ya kendileri hastanede yatmışlardır yada böyle bir sahneyi televizyondan izlemişlerdir. Zaman zaman yetişkinleri hayrete düşürecek ayrıntılı ameliyat sahneleri gerçekleştirirler.

            Bu oyunlar çocuğun kendi bedenine ve başka çocukların bedenine karşı duyduğu ilginin bir ifadesidir. Çocuğun bedenini annesinden sonra en çok inceleyen, elleyen hekimdir. Bu inceleme genellikle muayenehane denilen özel bir yerde olur. Çocuk soyulur, her yeri yoklanır. Kimi zaman canı bile yanar. Bu yüzden çocuğun doktoru, muayenehaneyi ve muayene edilişini unutması olanaksızdır. Çocuk bu unutulmaz yaşantısını aradan bir süre geçtikten sonra yinelemek, yani doktorculuk oynamak ister.

            Çocukların bedenleriyle ilgili olarak oynadıkları oyunlara dikkat edilirse, bunların evcilik ve doktorculuk olduğu görülür. Her iki oyunun bir ortak özelliği vardır. O da bir ölçüde cinsellik taşımaları. Bedenin söz konusu olduğu yerde cinselliğin ön plana çıkması kaçınılmazdı.

f) Anne-Babalara Düşen Görevler

     1-Çocuklara çıplak kalmaları için olanak veriniz. Çocuk böylece bedenini tanıyacaktır.

     2-Çıplakken bedeni ile oynadığı oyunları yasaklamayınız.

     3-Bırakınız karşı cinsten yaşıtları ile arkadaşlık kursun. Birlikte oynamalarını engellemeyiniz.

     4-Sorduğu sorulara karmaşık ya da doğru olmayan yanıtlar vermeyiniz.

     5-Cinselliğin kötü bir şey olduğu inancının yerleşmesine kesinlikle engel olunuz.

     6-Cinsel bilgilerin zamanından önce ayrıntısına girmeyiniz. Bu, kafasını karıştıracaktır.

     7-Cinsel bilgileri esrarengiz bir havaya sokarak bunları yalnızca yetişkinler tarafından anlaşılabileceği havasına girmeyiniz.

     8-Karşı cinsle oynadığı evcilik oyunlarını yasaklamayınız.

     9-Cinsel korkular yaratmayınız.

    10-Herhangi bir cinsel saldırıya uğraması korkusu ile çocuğu aşırı gözetim altına alıp sürekli sorguya çekmeyiniz.

2-OKUL ÖNCESİNDE CİNSELLİK

a) Okul Öncesinde Cinsellik

            Okul öncesi dönemde, okullara da yansıyan cinselliğin gelişmesini anlamak ve yorumlamak için bu dönemin geleneksel özelliklerini iyi anlamak gerekmektedir. Okul öncesi eğitim çağına denk gelen 4-6 yaş döneminin özelliklerine baktığımızda, özellikle 4 yaş civarında çocuğun enerjisinin vücudunun genital bölgesine kaydığını görüyoruz. Freud’un fallik dönem olarak adlandırdığı bu dönemde, çocukları genital bölgeyi incelerken, karşı cinsi gözlerken, doğum ve seks üzerine sorular sorarken gözleyebiliriz.

            Yine Freud’a göre, çocukların cinselliği, ebeveynlerinin tahmin ettiklerinden çok daha kolay anlattıkları bu dönemde yaşanan temel değişikliklerden biri de karşı cinse duyulan geçici cinsel tutkudur. Erkek çocuklar için ilk sevgi objesi annedir. Çocuk anneyi sahiplenmek, büyüklerinden gördüğü sevgi gösterilerini aynen tekrar etmek ister. Baba rolünü üstlenmeye çalışır. Annesinin vücuduna dokunmak, kendi vücudunu annesine göstermek ister. En büyük rakibi de babasıdır. Kendisini babası ile karşılaştırır ve yeterli görmez. Bu arada anneye karşı ısrarlı tutumunun babası tarafından tolere edilmediğini hisseder. Böylece kendisini   suçlu hissettiğinden, babasının ona kötü davranacağını hatta penisini kesebileceğini bile düşünebilir. (Kastre edilme korkusu)

            Bu dönem 5-6 yaşa doğru kendiliğinden bastırılarak, yerini babayla özdeşim kurmaya yönelik davranışlara bırakır. Erkek çocuk dikkatini tutum ve davranışlarını modellemeye vererek, içinde bulunduğu çevrenin değer yargılarını, ahlaki değerleri öğrenir, cinsel kimliğini benimser. Kız çocukları için de aynı olay babaya karşı tekrarlanır. Fallik döneme girdiğinde, babası ya da ağabeyinde olan penisin kendinde bulunmadığını farkeden kız çocuğu bu anatomik detaya sahip olmuş olmayı arzular. Böylece annesine de bir düşmanlık beslemeye başlayabilir. Yaptığı bir yanlışlık yüzünden annesinin onu cezalandırdığına ve penisini bu nedenle kaybettiğine inanabilir. Giderek eksik olduğu “şeye” sahip olan babasını sahiplenmeye çalışır. 5-6   yaşlarına doğru bu dönem duygularının da kendiliğinden üstesinden gelecek olan kız çocuk, annenin özellikleri ile bütünleşmeye başlar.  6-7 yaşlarına geldiğinde ise çocukların cinsel ilgilerinin bastırıldığı, cinsellikle ilgisi olmayan yönlere enerjilerini verdikleri gözlenir. Bu dönemde zihinsel süreçler, spor, arkadaşlık ilişkileri önem kazanır. Başka bir bakış açısından ele alındığında ise 4-5 yaş dönemi “Oyun Yaşı” olarak ele alınmaktadır. Erikson’a göre bu dönem, çocukların çevrelerinde aktif oldukları, yeni yetenekler kazandıkları ve üretken olmaya başladıkları için onay görmeleri gereken bir yaştır. Başkalarının neler yaptığı ile ilgilenirler, yeni şeyler denerler. Yetişkin olmayı düşler, büyüklerinden kendilerine uygun özdeşim modelleri ararlar. Yine gelişimsel olarak karşı cinsten olan ebeveyne duydukları ilgiden dolayı hissedilen bir çeşit suçluluk da bu dönemin özelliklerindendir. Bu dönemde anne babaların kendi başlarına deneylere girişmek isteyen çocuklara, karşı cinse duyulan aşırı ilgi nedeniyle sert cezalar vermeleri kalıcı etkiler bırakabilmektedir. Bu nedenle bu dönem için çocuk-ebeveyn ilişkisinde çok hassas ve büyükler açısından sorumluluk taşıyan bir dönemdir diyebiliriz.

            Maslow, çocukların kendilerini “güvencede hissetmelerinin” fizyolojik gereksinimlerinden sonra gelen ikinci önemli ihtiyaç olduğunu vurgulamaktadır. Büyüklerine / ebeveynlere bağımlı olmalarının getirdiği çaresizlikten dolayı, belli bir düzenlerinin olması, rutinlerinin ne olduğunu hissetmeleri, içinde bulundukları çevrenin ve kurdukları iletişimin açıklanabilirliği çevre ilişkileri açısından önemli olduğu gibi, kendilerini geliştirebilmeleri açısından da çok önemlidir. Her karşılaştıkları yeni olaydan ürken çocuklar, daha sonra öğrenme ve eğitimle bilgi sahibi oldukları yeniliğe karşı tepkilerinde nötralize olurlar: gök gürültüsünden korkan çocuğun, olayın ne olduğunu öğrendikten sonra bu korkunun üstesinden gelmesi gibi. Diğer bir güvencede hissetme gereksinimi de, çocuğun sınırları ve kuralları belli olan bir rutine sahip olmak istemesinde görülür. Yine Maslow’a göre belirsizlik içinde olan bir ortamın çocukta kaygı, güvensizlik hissi uyandırdığı, bunun aksine sınırları ve kuralları belirli bir ortamda daha verimli olunduğu görülmüştür.

ZİYARETÇİ YORUMLARI

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu aşağıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.

BİR YORUM YAZ